hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Mart 2017 Çarşamba

Canımın Taaaa İçindekine...

Merhabalar Sevgili Okuyucu.

Güzel ülkemin güzel mevsim geçişlerini izlerken bugünlerde, insanların da mevsimler gibi değişmesini izliyorum... Hani mesela bahar olup çiçek açarlarken birden kış olup buz kesebiliyor olmalarını... Samimiyetsizliklerini, inançsızlıklarını, yalanlarını... İzliyor ve şaşırıyorum...

Küçüklüğümden beri bana öğretilen şey samimiyetti. Ne bileyim yani hani bir laf vardır ya "Ben babamdan böyle gördüm." deriz. Ulan ben babamdan böyle görmedim be! Ben her durumda ve her koşulda babamın hayran olduğum erdemleri ile hayata baktım...

Babam derdi ki "Bu dünyada her ne görürsen gör, dürüst olacaksın! Yalan dolanla iş çevirmeyeceksin." Asla yalan söylediğini ve asla kendisine yalan söyleyeni affettiğini görmedim. Belki babam yalandan bu kadar nefret ettiği için, insanlar ona hep yalan söyledi ama o gene de dürüstlüğünden ödün vermedi. Ve belki de babam bu kadar lafının arkasında duran bir adam olabildiği için ona benzedik bizlerde. "Yalandan nefret ediyorum." derken sıralamadık yalanları hiç; neysek o olduk. Bazen kaybetmemize sebep olsa da bu durum; gene de ödün vermedik. Bazen susmamız gerektiğini bildik; bazen ne varsa sayıp dökmesini. Ama her durumda doğruluktan geçen yollarımıza, her durumda yalanlarıyla etrafımızı saran insanlar çıktı. Yollarımızı kirlettiler onlar; zedelediler neye inancımız varsa. "Bir daha" dedik. "Bir daha asla!" Ama bizim gibi insanlar yüzlerce kere de aynı şeyi yaşasalar yüzlerce defa daha gene güvenmek isterler. İşte bu yaşadığımız yıkımları hak ettiğimizin göstergesidir. Ama ne var biliyor musun okuyucu? Her yıkımdan daha güçlü kalkan insanlar bir gün mutlaka hakikati bulurlar. Kalbinizi kirletmezseniz şayet; bir gün mutlaka tertemiz kalbiyle yanınızda duran birine bakıyor olursunuz. İnancınızı kaybetmeyin!


Şimdi dönüp etrafıma baktığımda gördüğüm bütün yüzlerde biraz samimiyet arıyor olmamın sebebi aslında budur. Dürüstlük, samimiyettir zira. Dürüstlük, cesarettir. Dürüstlük, kendine güvendir. Birazcık kendinize güvenin be! Birazcık cesaret edin ulan! Hadi beeee! Çok da zor değil ama!

Bundan 3 - 4 yıl önce babamla yaşadığım bir tartışma sırasında hem ona hem de bana göre çok ağır bir cümle kurdum. Ki ben yüzüne karşı kurduğum o cümle ile aramızdaki birçok şeyi yıkmayı teklif ediyordum aslında. Zira bazı cümleler ömür boyunca unutulmazdı. Bazı cümlelerin açtığı yaralar asla kapanmazdı. Babam için çok zordu bence o cümleyi duymak. Benim için ise, bana o cümleyi kurdurtacak hale gelmem; beni buna itmiş olması... Asla kabullenemeyeceğim, asla unutamayacağım bir andı o an. Zaten hayatım boyunca iki anı asla unutmamışımdır; unutamam. Her neyse. Sonuç olarak o cümleyi kurabilmemin bir sebebi vardı! Haksızlığa uğramıştım, suçlanıyordum ve tabii ki davamda haklıydım. Bu durumda ben babamın aynen bana öğrettiği gibi yaptım. Karşımda kim olursa olsun davamda haklıysam, hakkımı korudum. Bana bunu öğreten de kendisiydi, bana bu kadar gururlu ve cesaretli olmasını öğreten de... Gün geldi bana şunu diyebildi mesela; "Her şeye rağmen bu hayatta asla yıkılmazsın. Çünkü sen benim aynamsın." Aynasıydım. Çünkü onun gibiydim. Aynasıydım; çünkü ne kadar karşı çıkarsam çıkayım gene de unutmuyordum sözlerini. Aynasıydım; çünkü ne olursa olsun, ondan bir parçayım...

Şimdi bu yazı babama bir teşekkür olsun o zaman. Beni yalnız ve sessiz bıraktığı tüm gecelerde, boşluklarıma daha sıkı sarıldım ben. Beni güçsüz bıraktığı tüm anlarda her bir cümlesini hatırlayıp erdemlerine sarıldım ben. Babam dedim, bu durumda olsa böyle yapar mıydı? Babam dedim, böyle bir olay karşısında ne yapardı? O ne yaptıysa aynısını yaptım sonra. Allah'a inandım; kalbimi bozmadım. Bekledim, dinledim, durdum. Düşündüm, taşındım, planladım ve o şekilde hareket ettim. Korkmadım, korkutmadım. "Allah'ın adalet terazi asla şaşmaz." derdi babam. O terazinin doğru tartılmasını bekledim. Bu yüzden başımı soktuğum her beladan çok kolay kurtulabilirdim. Bu da benim şansım işte. Babam yani.


Öyle aşığım ki tarifi yok bu duygunun. Duruşuna, kalp atışına, en çok ellerine... Onun elleri benim kendimi güvende ve iyi hissettiğim... Onun içime çekmeye doyamadığım ahşap kokusu, dağınık saçları ve hep hüzünle bakan gözleri... Şimdilerde yılların verdiği yorgunlukla ifadesine yerleşmiş olan kırışıklıkları... Yumruklarını sıktığında sanki vücudundan çıkacakmışcasına beliren damarları... Benim babam... İlk aşkım, ilk hayranlığım... İlk kızgınlığım, ilk öfkem... İlk öğretmenim, ilk öğretenim... İlk ustam, ilk patronum... İlk kalp kırıklığım, ilk mutluluğum... Şimdilerde ondan uzak ama ona bir nefes kadar yakın; hayatta ve ayakta kalmaya çalışıyorum. Ve beni iyi yapan ne varsa biliyorum; hepsi özünde onun eseri.

Bana verdiği değerleri, bana verdiği sözleri, bana verdiği nasihatleri... Hep ondan aldıklarımı tuttum cebimde... Her zaman en çok ona kızdım ama her zaman onun anılarına sahip çıktım. Bazen o kadar çelişkili gibi duruyordu ki... Ama o benim bu hayatta yaşadığım, yaşayabileceğim en gerçek şeydi... Ben her koşulda ve durumda ondan asla vazgeçemezdim, onun da benden vazgeçemeyeceğini bildiğim gibi...

Şimdi dönüp ona defalarca teşekkür etmek istiyorum. Bakıp ona defalarca haykırmak; içimde olan her ne varsa... Gözlerinin en içerisine bakıp ağlamak istiyorum. Öyle sıkı sarılmak... Tek çaresi o çünkü biliyorum. Tek çaresi sarılmak. Kalbi benim için ölene kadar atacak olan tek adam. Babam. Canım, caniçim... Ruhumun ilk zedelenişi, yüreğimin ilk heyecanı... Gözlerimden okunan mutluluğun ilk sebebi. İlk acım, ilk aşkım...

Her ne vermişsen bana bize, bil ki önümüze çıkan bu dolambaçlı yolları aşmamızın en gerçek sebebidir. Nasıl bir cesaretle büyütmüşsün bizi; şimdi korkusuz olup her yola çıkabilmemizin nedeni... Nasıl bir merhamet yerleştirmişsen yüreklerimize; düşmanımıza bile kötü davranamıyor olmamızın sebebi. Bazen vazgeçecek gibi oluyoruz ya biz... Sonra hemen o kaşları çatık halin geliyor aklımıza ve "Bir dakika ya!" diyebiliyoruz. Sen bakışlarınla dahi tüm dünyayı korkutabilecek; sen en zayıf halinde bile dimdik ayakta durup tüm dünyayı karşına alabilecek kadar cesursun. Ne sanıyorsun şimdi. Senin gibi bir adamdan olup, senin gibi bir adamla büyüyüp, öğrenip de korkak olmak haddimiz miydi? Hey, dön bir daha bak eserlerine...

Biz senin aynan olmaktan gurur duyabiliriz ancak; binlerce kez şükürler olsun ki senin gibi bir adamın evlatları olarak bu dünyaya geldik; senin gibi bir adamın erdemlerine maruz kalarak büyüdük ve senin gibi bir adamın erdemleriyle hala daha büyümeye devam ediyoruz.

İyi ki varsın babam. Bir şekilde orada hala daha iyi ki sen hala varsın. Sen benim bu kahpe dünyada tertemiz kalabilmemin tek sebebisin. Sen benim bu yalan dünyada; "Kalbim bir melek!" dememin tek nedenisin. Çiçek kalbim senin en güzel bahçendir ve ben her şeye rağmen en güzel evimi sen bilirim... Sen benim en güzel yanımsın babam...



-kubraslisen

7 Şubat 2017 Salı

Aşktır Bencil Olan!


Hep istiyor insan biri olsun; sevsin beni. Biri olsun; sarılsın bana... Biri olsun da içim içime sığmasın mutluluktan... Biri olsun; aklım başımdan, kalbim göğüs kafesimden çıkıp ona ulaşsın... Kimileri için zordur sevmek ya; kimileri çabucak sever yani aslında sevdiğini zanneder. Bazıları için bir ilk aşk vardır, bazıları için son aşk. Bazıları için sevginin boyutları vardır; sürekli değişen... Bazılarının iyikileri vardır. Bazılarının keşkeleri... Bazılarının her şeye rağmenleri... Ve ben şimdi şunu çok iyi biliyorum ki biri olsun diye yüreğine alamazsın kimseyi ve sırf biri olsun diye söyleyemezsin iki kelime 13 harfi...

İçim içime sığmadığı zamanlarda aynadaki yüzüme bakarım ben... Karşımda bulduğum sureti seviyor muyum diye? Her sabah uyandığımda ayna karşısına geçer, gözlerimin içine bakar ve şükrederim Allah'a... Bu kadar sevgi dolu biri olabildiğim için. Ben her gün, her sabah en önce kendime iyiki varsın der ve en önce kendimi severim. Kendimi severek başladığım her yeni günde de çevremdeki insanları severim... İnsanın önce kendisini sevmesinin başkalarını sevebilmek için gerekli olduğuna inanırım çünkü... Yoksa, kendini sevmeyen bir başkasını nasıl sevebilirdi ki?

Bugün havanın güzelliğini fırsat bilip yürüyüşe çıktım... Temiz hava dolarken içime gülümsedim. Yürürken şarkı söyledim, yürürken içten dualar ettim, yürürken en güzel muhabbetleri yaptım yanımdaki insanla... Bazı anlar o kadar kısa ama o kadar güzeldir ki... Öyle bir andı, öyle bir saatti, öyle bir günün öğle vaktiydi işte...

Sonra tekrar bakıp çevreme, insanların ne kadar da sevgisiz olduğunu düşündüm. Ne kadar boş ve anlamsız şeyler için üzüldüklerini... Mesela bir çocuğun gülümsemesindeki sıcaklığı hissedememelerini... Mesela şu güzel havada, başını gökyüzüne kaldırıp o görüntüyü görmenin hissettirdiklerini hissedememelerini... Bir papatyanın güzelliğini... Ahhhh... Daha neler sayabilirim... Bu dünyanın yaşamak için aslında ne kadar da güzel şeyler verdiğini ve bizim onları ellerimizle nasıl mahvettiğimizi...

O zaman şimdi başa dönüp her şeyin sevgiye dayandığından mı bahsetmeliyim... Anlatsam ne fayda? Yazsam ne fayda... Günümüz insanlarının boş bakışlarında samimiyeti aramak? Allah'ım tam bir delilik. Günümüz sevgi anlayışının içerisinde masumiyeti aramak; ne büyük aptallık... Oysa isterdim ki yanımda benim bir aynam olsun...

İsterdim ki; her sabah önce kendini seven, sonra gülümseyip bakışları bakışlarıma değdiğinde yüzü ışıldayan biri olsaydı... İsterdim ki tutarken sımsıkı ellerimi, içim titresin... İçimin titreyişinden anlasın mesela ne kadar güzel sevebildiğimi... Bir gece yarısı şortlarımızla dışarı atıp kendimizi saçma sapan çabalarımızla basketbol oynasaydık... Ne bileyim isterdim ki bir kumsalda deli gibi eğlenebilseydik... İsterdim ki bir kış günü beceriksizce kardan adam yapıp, sonrasında deli gibi kar topu oynasaydık... Aslında isterdim ki birinin kalbinde nefes alabilseydim... Aslında isterdim ki... Yanımda benim gibi deli dolu bir şey olsun; sevgimi, sadakatimi, ilgimi... Her şeyimi bir tek ona sunsaydım; hem de kusursuz bir güven ile... Kusursuz güven, kusursuz sevgi... Kusursuz... İş kalbe gelince ben de her şey kusursuz... İş kalbe gelince geri kalan herkes defolu sanki...

Hadi be! Sizce sevgi nedir yani? Sizce sevilmek, sevmek nedir ki yani?

Bence sevgi bambaşka...

Öperken avuç içlerinden baktığın gözlerde, öperken avuç içlerinden burnuna dolan o kokuda...

Bence aşk yalan da sevgi bambaşka. Kalbinde hissettiğin o şeyi bir türlü tanımlayamadığın ama hissedince boynunda sevdiğinin çenesini ve sarınca elleri göbeğinden seni, gözlerini kapatıp gökyüzüne kaldırmaktır suretini...

Aşk bu koskoca evrende bir nokta ise sevgi o evrenin ta kendisi.

Bir insanın nefes alışverişlerini dinleyip, gülümsemek kadar masum.
Bir insanın gözlerinde gördüğün gökyüzü kadar sonsuz.
Bir insanın göğüs kafesine hapsolmuş yaşarken, kendi kalbini çıkarıp ellerine verircesine...

Aşktır bencil olan. Sevgi ise "Biz" diyebilen.

İki tür sevgi var derler bu dünyada... Biri eğerlerle başlayıp sonuna severim ekleyen. Diğeri rağmenlerle başlayıp sevdim, seviyorum ve de seveceğim diyebilen. Aşk bir eğer ise; sevgi daima rağmendir. Her şeye rağmen, herkese rağmen.

Şimdiiiiiii....

Sevgiye inanmalısın kalpten; her şeye rağmen.

Bence ellerini tutup kendine döndürdüğünde o elleri; titreyen bir kalbi hissetmelisin.
Sevmelisin evet. Korkmadan.
Korkmalısın evet; kaybetmekten. 
Ama bazen kaybetmelisin; tekrar bulduğunda daha çok sevebilmek için...

Bu dünya üzerindeki hiçbir gerçek, birini sevmek kadar güzel değil.
Bu dünyadaki hiçbir el, avuç içlerimdeki sızıyı alıp götürebilecek güce sahip değil; ellerimi tutan ellerde sevgi yoksa şayet.

Benim dünyamda sahte bir sevgiye yer yok işte bu yüzden.
Benim dünyamda sevgisizliğe yer yok.
Benim dünyamda saf sevgi var; herkese emanet edemeyeceğim...

İşte bu yüzden bir zamanlar söylediğim gibi:

"Defolup gideceğim o pis kalplerinizden! Çünkü ben, sevgisiz bir hayatı hiçbir zaman kabul etmedim, asla da kabul etmeyeceğim!"



"kubraslisen"

29 Ocak 2017 Pazar

Yarım Kalan Hikayelere "Yan Benimle"

Usulca kalkıp cama yöneldi kadın... Bu şehrin ışıkları altında ne kadar da güzel görünüyordu dünya. En tepeden en aşağı bakınca bir gece yarısı; masum kalıyordu her şey. Gece soğuktu, gece ayazdı... Gece yalnızlıktı. Birileri uyuyup uyanırken yataklarında, birileri gözlerini kırpmadan izlerdi bu şehrin ışıklarını... Evlerin sönen, sokakların yanan ışıklarını... Az sonra derinden bir nefes alıp arkasına döndü... Az önce yatağında kendisini sevdiğini söyleyen adama baktı: "Özür dilerim." dedi. Özür dilemeliydi; çünkü az önce kendisini sevdiğini söyleyen adama sarılmak istemişti. Sarılamamasının da bir sebebi vardı; anlatamayacağı...

Dönüp bir kez daha baktı adama; uyuyordu mışıl mışıl... Ama dağınıktı biraz; "Hay Allah" dedi. "Uyuyan insanın üstüne kar yağarmış. Bilmez misin be adam?" gülümseyip burukça üzerini örttü ve kendine bir kahve yapmak istedi. Kahve zihnini açardı; bulanık olan ne varsa netleşirdi birdenbire. Uyanırdı, ayılırdı, O da şimdi ayılmak istiyordu; yaşadığı bir rüyaysa eğer uyanmak, değilse inanmak korkmadan... Hepsi muammaydı ama. Heyecan bittiğinde sevgi de bitiyordu ya da sadece bahaneleri oluyordu saçma sapan.

Şimdi kalbini açsa bu adama yaralar mıydı onu? Açmasa anlayabilir miydi korkularını? Kabul ediyorum deseydi böylesini kırar mıydı kalbini? Ya da istemiyorum dese; hissedebilir miydi çekincesini... Bunların hepsi birer soru işaretiydi. Bazen konuşmak, duymaktan daha tehlikeliydi. Bazen duymak, görmekten daha can acıtıcı... Bazen yaşamak, ölmekten daha da kötü...

Belki de bu yüzden mühürleyip dilini hiçbir şey söylemedi Eflatun. Düşünmek belki de en doğrusu idi. Zaman her ne varsa iyi kötü; önüne bir bir koyardı. Bilirdi ki ne varsa yaşanacak, önüne geçemezdi. Bu yüzden susmasını bildi. Çok sonra fark etti. Adam uyuyordu; sahiden... Uyuyordu. Belki bedeni bu kadar uykusuzluğa karşı yorgun düşmüştü, bu yüzden bu kadar derinden uyuyabiliyordu. Belki de huzurdandı. Ya da belki de huzursuzluktan. Sebebi ne olursa olsun uyuyordu... Bir insan uyurken huzurlu olabilir miydi? Bilmiyordu Eflatun. Huzurla uyuyabilmiş miydi? Bilmiyordu; bir gece kafasında hiçbir endişe olmadan yastığa başını koyabilmiş miydi ki bilsin? Gözlerindeki hüznü gülücükleri ile kapatmadan bir gün geçirebilmiş miydi? Bilmiyordu. Ancak şimdi yatağın öbür tarafında uyuyan adama bakınca içinde bir yerlerde huzuru istiyordu. Delicesine korkmasına rağmen mutlu hissedebiliyordu mesela. Delicesine korkmasına rağmen ona güvenebiliyordu. Uğruna kaybettiklerini ve dahi kaybedebileceklerini düşününce bu pek de mantıklı gelmiyordu. Bazı kayıplar vermeden bazı şeyler kazanılmıyordu. Bunu hatırlattı kendine. Ama bazı kayıplar ölüm gibiydi. Bazı kayıplar; geri kazanılamıyordu. Zordu, yorardı, yıpratırdı... Kanatırdı, acıtırdı. Nefes almaya devam etmene rağmen ölürdün mesela...

"Bırak." dedi kendine Eflatun. Belki kendini bıraksa bu kadar korkmazdı. Belki korkmasa, dili başka yüreği başka söylemezdi. Belki endişe etmese, uyuyabilirdi. Belki düşünmese yarını, bugünde daha güzel bakabilirdi. Ümitsiz olmazdı. O zaman şimdi içinde hissettiğini, reelde yapabilme cesaretini bulup çıkarmalıydı. Her neredeyse o cesareti bulup çıkarmalı ve yaşamalıydı. Nasıl olsa yarın diğer tüm günlerden berbat olacaktı. Değiştiremeyeceği şeyler için o an hissettiğinden de vazgeçmemeliydi. Vazgeçmedi... Eğilip adama, yüzüne baktı... Sanki bir daha asla göremeyecekmiş gibi. Yüzünde gördüğü pişmanlık acıttı en çok canını. Yüzünde gördüğü belli belirsiz hüzün. Belli belirsiz kızgınlık, belli belirsiz kırgınlık. Belli belirsiz aşk. Belli belirsiz... Hepsi belli belirsizdi ama hissediliyordu işte. Bir insan aynı anda kaç şeyi hissedebilir diye düşündü. Sonra elini uzattı; gözlerindeki nemi silebilmek için... Sonra elini uzattı; ellerini tutabilmek için... Sonra tenine dokundu, tenini ezbere bilebilmek için. Sonra "Seviyorum" dedi duymayacağını ve duysa dahi anlamayacağını bile bile... "Evet dedi, seviyorum seni."

"Yarın gideceğini bile bile, bugün sevebiliyorum seni. Yarın öldüreceğini bile bile bugün nefes alabiliyorum seninle... Ölüyorum teninde..."

Her insan biraz korkardı aşktan. Her insan en güzelini yaşamak istemesine rağmen, en acısını tercih ederdi. Herkes biraz kaçardı, herkes biraz yalan söylerdi. Herkes biraz kızardı. Herkes kırardı biraz. Bu yüzden kadın herkesten farklı olarak kalmayı tercih etti. Gitmek istese gidebilirdi. Ancak tüm korkularına rağmen kalmak istedi.

"İnsan hayatta birileri tarafından bıçaklanacaksa sırtından; o bıçağı elinde tutanları da kendisi tercih etmeliydi."

O bıçağı eline Eflatun vermişti işte bu yüzden. Şimdi, tam da şuanda. Şu saatte. Bakarken yüzüne, severken kapalı gözlerini ve tutarken ellerini. Bir bıçak bırakmıştı onun ellerine... İstersen demişti. Eğer bunu tercih edersen razıyım o bıçağı sırtıma saplamana... Ama tercih etmezsen ben burada kalıp, uyurken seveceğim hep seni.

Adamın tercihi bu yönde olmamasına rağmen şimdi, şuan da her şeyi yanlış anlayabilirdi. Kızabilirdi, küsebilirdi, gidebilirdi. Bu adamın kapalı gözlerini, Eflatun'un yüreğine açmasıyla ilgiliydi. O halde dedi Eflatun. Yarın uyandığında gözlerini yüreğime açmayacağını bile bile şimdi son defa seveceğim özgürce seni..

Son defa sevdi Eflatun. Biliyordu. Kendini kandırmaktan başka bir şey değildi.. Biliyordu. Son defa sevebildiğini. Ve biliyordu o bıçağın mutlaka en ağır darbeyle vücuduna ineceğini. Kızamayacağını da biliyordu, yaşatmak için ölemeyeceğini de...

Bir tercih yapma şansı verdi Eflatun adama. Ya gideceksin ya kalacaksın. Adam bunu anlamadı. Anlayamazdı. Kimse gerçekten sevmediği biri üzerinde çok düşünmezdi. Eflatun her ne kadar bunun böyle olmadığına kendini inandırmaya çalışsa da biliyordu gerçekler böyle değildi. Kolayca gidebilenler aslında hiç gelmeyenlerdi. Kolayca silebilenler, aslında hiç sevmeyenlerdi. Kolayca üzebilenler, aslında hiç üzülmeyenlerdi.

Bir vicdan muharebesinde kalınca dönüp sana "Nasılsın?" derlerdi. Bir azap vurunca kalplerine dönüp gelir enkazlarına bakmak isterlerdi. Bu yüzden eline bir bıçak bırakıp, sarıldı adama. "Sen dedi. Elinde tuttuğun o bıçağı sana verdiğim için beni suçlayacaksın. Eğer o bıçağı kullanmamı istemediysen bana hiç vermemeliydin diyeceksin. Oysa bilmez misin? Önemli olan elinde olanı kötüye kullanmamaktır. Önemli olan her şeye rağmen kötüyü iyi yapabilmektir. Sen eline verileni kötüye kullanmayı tercih edebiliyorsan; karşındaki yeterince önemli değildir. Sen her şeye rağmen elinde olanı iyiye kullanabiliyorsan; gerçekten aşıksındır. Bir meleğe bıçak saplayabiliyorsan... Bir meleği öldürebiliyorsan... Seni uyurken sevebilen birini, uykusunda öldürebiliyorsan... Seni içinde güzel bilene, ben kötüyüm diyebiliyorsan... Aslında hiç sevmemişsindir."

"kubraslisen"


19 Ocak 2017 Perşembe

"Boşluk"

Selamlar Sevgili Okuyucu...

Bugünlerde evini özleyen bir insanım sadece... Neredeyse iki haftadır evinde doğru düzgün oturamamış bir insan...

Diğer insanları bilmem ama benim evim değerlidir. Dışarı çıkıp dolaşmak, gezmek... Evet, bunların da yeri ayrı ama her akşam dışarı çıkmak da beni bayıyor be kardeşim... Canım koltuğuma uzanıp miskin miskin televizyon izlemeyi özledim be...

Her neyse...


Şu sıralar yorgunum, halsizim... Biraz düşünceli, biraz kaygılı... Geçerli sebeplerim olmasına rağmen sevmiyorum bu hallerimi... Hiçbir sıkıntı uzun uzun düşünülüp, kendini sıkmana değecek kadar önemli değil. Hiçbir şey insan hayatından daha önemli değil...

Ne yapayım ki bazen engel olamıyorum bu hallerime... İçimden hıçkıra hıçkıra ağlamak geliyor... Sanki ağlasam tüm sıkıntılarım bitecek, tüm kalp çarpıntılarım son bulacakmış gibi... Öyle alıştırmışım ki kendimi gülmeye, güldürmeye... Şimdi içimin acısını atamıyorum bile... Ağlayarak, bağırarak ya da herhangi bir şekilde. Oysa insan denen canlının gülmek kadar ağlamaya, heyecan kadar sakinliğe de ihtiyacı vardır...

Benimse sadece susmaya ihtiyacım var. Biraz sessizliğe, biraz anlayışa, biraz durgunluğa... Şu sıralar mesela en çok istediğim şeydir; bir deniz kenarında oturup saatlerce o güzelliği izlemek... Ya da ne bileyim... Yanarken gözlerimin önünde alev alev bir ateş; ellerimi uzatıp avuç içlerimi ısıtmak ve oturup o ateşin başında saatlerce o renk değişimlerini izlemek... Belki de en çok istediğim şey dişlerimi sıkmadan bir gece uyuyabilmek, dişlerimi sıkmadan, kendimi sıkmadan ağlayabilmek; hiç utanmadan hem de... Kendimden bile utanıyorum oysa gözyaşlarım yanaklarımı ıslatınca... Kendime o kadar kızıyorum ki...

Yaptığım ya da yapacağım hiçbir şey içimdeki bu boşluğu, bu yalnızlığı, bu korkuyu geçirmiyor. İnsan gerçekten bu hayatta birine koşulsuz güvenmek istiyor. Birine güvendiğinde bu ömür boyu sürsün istiyor. Birine inandığında, inançlarını yıkmasın istiyor. Biri olduğunda hayatında; nefes almak istiyor... Ve tüm bu özellikleri içinde barındıran o biri gün geliyor en büyük yıkıntınız oluyor. Öyle derinden yaralıyor ki sizi; sadece ona değil dünyaya küsüyorsunuz. İnançlarınız kayboluveriyor birdenbire... Güvensizliğin ne demek olduğunu iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Mesela eskisi gibi gülemiyorsunuz en içten halinizle; eskisi gibi ağlayamıyorsunuz öyle...  Yani biri olsun istiyorsunuz ya o biri mutlaka oluyor ancak sonrasında bütün duygularınızı alıp sizden, ruhsuz bir insana dönüştürüyor sizi...

İşte bu yüzden ben de şimdi dilemekten, beklemekten yoksun biriyim. Şimdi ben sadece evini özleyen biriyim. Şimdi ben sadece biraz huzur, biraz samimiyet peşindeyim.  Ancak tüm bunlar arasında kimseye güvenemeyen şu halimden de yorgun biriyim...


Ne dersin sevgili okuyucu,  sence ben bu kadar kırgınlığın arasında, bu kadar yorgunluğun içinde bir kez daha inanabilir miyim hayata? Yıkılanları toparlayabilir miyim ya da kendime yeniden bir yol çizebilir miyim? Sahi okuyucu, sen hiç kendini dipsiz bir kuyuda hissettin mi? Hiç dik yokuşları nefes nefese tırmanırken, sigarana sarıldın mı? Ölmek ister gibi, ölür gibi... Sen uykusuz gecelerini açıklayabilecek bir cümle bulabildin mi? Gülerken belli belirsiz; içinden hıçkıra hıçkıra ağlamayı diledin mi? Sen hiç kalbinin en derininin sızladığını hissettin mi?

Her şeyi en dibine kadar yaşıyor olmak nasıl bir duygu? Her şeyi iyi görmeye çalışmak? İyi olmak? İnanmak? Güvenmek?

Ve sonrası nasıl güzel bir hayal kırıklığı...

Söylesene sevgili okuyucu yürüdüğüm hangi yolun sonunda ışığı görebilirim ya da ben karanlığın içinde koşa koşa nefesimi mi kesmeliyim?

Sevgiyle kal, hoşça kal okuyucu...

kubraslisen

3 Kasım 2016 Perşembe

Büyük Şehirlerdeki Küçük Mahalleler

Selamlar Sevgili Okuyucu...

Uzun bir aradan sonra yeniden satırlara vurduk kendimizi... İnsan hayatın karmaşasına karışınca bir şeylere odaklanamıyor; ben de karıştığım o düzenin içinde debelenirken kendimi verip de bir türlü yazamadım işte... Bu gecikme için de senden defalarca özür diliyorum sevgili okuyucu...

Bir süredir iş, ev, çocuk arasında gidip geliyorum ancak bu gidip gelmelerin arasında beni en çok yoran nerede olduğumu tam olarak kestiremediğim iş yerim... Öyle ki sabah başka bir birimde başladığım mesaim, akşam başka bir birimde son buluyor... Aynı kurum içinde farklı birimlerde gününü geçirmek ayrı bir dert iken bir de her gün ya da her hafta başka bir şubede olmak iyice dengemi şaşırtıyor...

Bu hafta da yine birim değil şube değişikliğine giderek Ümrani'ye taraflarında çalışmam istendi. Farklı yerlerde çalışmaktan çok bir yerde düzenimi oturtamamış olmak canımı sıkıyordu ancak bir bakıma da her hafta başka bir yere gitmek; çalışanları tanımam, oranın işleyişini öğrenmem vb. bir çok konuda da bana fayda sağlıyordu... Bu nedenle "Hadi bakalım hayırlısı" deyip Pazartesi günü düştüm yollara.


İstanbul'da yaşayan ve burada çalışan insanlar bilirler; sabahları çekilen trafik çilesi yüzünden biraz daha fazla uyumayı tercih edip kahvaltıdan vazgeçeriz... İstanbul'da çalışan insanların büyük bir çoğunluğu kahvaltısını simitle yapar bir vapurda ya da bir simitçinin önünde... Ben de Pazartesi günü uykumdan fedakarlık etmeyip kahvaltıyı iş yerine bırakanlardan olmayı tercih ettim. İş yerinin yakınlarında bir pastahaneye girip bir simit almak istediğimi belirttim... Adam simidi paketlerken ben de cüzdanımda para arıyordum... Ne yazık ki bankadan çektiğim parayı cüzdanım yerine bir önceki gün giydiğim ceketin cebine koymuştum ve şuan üstümde para yoktu... Üzerimde para olmadığını anladığım an "Neyse kalsın." dedim. Adam da üzerimde para olmadığını anlamıştı tabi harıl harıl para aramamdan... "Abla yarın getirirsin, önemli değil." dediğinde ben şaşkınlıkla yüzüne bakakaldım. Kendimi kötü hissettiğimden değil aslında, yıllardır bu şehirde yaşıyorum ancak ilk defa bana böyle söyleyen bir esnafla karşılaştım. "Teşekkür ederim ama gerek yok." dememe rağmen zorla simidi elime tutuşturup yolladı. Bu olay gülümsememe sebep olmakla kalmadı aynı zamanda hala daha böyle insanların olduğunu bilmeme de vesile oldu...

O gün şubeden hiç çıkamadım ve dolayısıyla adama parasını götüremedim. Ertesi gün ise adama götürüp parasını verdiğimde beni hatırlamıyordu. Vermesem de önemli değildi adam için... Bu da benim için ayrı bir şaşkınlık oldu tabi... Neyse gelelim Çarşamba gününe... O gün de param bittiği için sabahtan bankaya uğrayıp para çektim; bankanın da bütün  para vereceği tuttu. Ben parayı cebime koyup simitçiye doğru yol aldım; adama en baştan dedim ki "Abi, bütün param var bozabileceksen alayım." Adam da demesin mi? "Abla 2 simidin lafımı olur yarın ertesi gün bırakırsın al sen şunları." Ben gene bir şaşkın, bir hayretler elime simitlerimi alıp iş yerine geçtim. Öğle tatilinde ise paramı bozdurup adama borcumu ödedim. Düşünsenize birine 1 ya da 2 TL lik bir borcunuz var. Ne kadar şaşırtıcı...

Aynı gün, aynı hafta benzer şeyler başıma gelince dedim ki kendime; büyük şehirlerin küçük mahalleleri böyle işte... Daha samimi, daha içten... Daha insan... Korkuları yok mesela; verdikleri onlara geri döner mi dönmez mi? İnsan halinden anlıyorlar mesela... Gülümsüyorlar garip bir içtenlikte ve samimiler her ne yapıyorlarsa... Bu yüzden belki de tüm hafta boyunca daha neşeli, daha mutlu çalıştım. Dışarı çıktığımda endişe ettiğim şeyler daha azdı... Mesela yolda kalsam illa ki biri yardım ederdi; diğer semtlerin aksine...

Doğduğumdan beri İstanbul'dan nefret ettim; sırf bu kalabalık şehirde yapayalnız büyüdüğümüzü bildiğimden ötürü... İnsanlarım samimiyetsiz, vicdansız ve de umursamazlığından dolayı... Ancak gördüm ki bu koca şehrin içinde de bambaşka bir dünya varmış; kendi içinde iyiliğe bakan... Kendi içinde apayrı hayatlar yaşanan...

Bu hafta bu şehre inanmak için bir sebep verdi bana o pastahanede yüzüme gülümseyen adam, bu hafta bu şehre güvenmek için bir sebep verdi bana o simitleri elime tutuştururken içtenlikle bana bakan adam... Bu yüzden onlara bir teşekkür olsun bu yazı... Bu yüzden onlara benden içten bir gülümseme olsun bu sözler....

İyi ki hala siz ve sizin gibi insanlar var be...



19 Mart 2016 Cumartesi

İnsan ne için yaşar?

Bugünlerde en çok sorduğum soru bu kendime... Hayat denen bu ucu açık konu içerisinde insanın yeri nedir? Her insanın kaderi farklı farklı ise; her insan farklı bir amaç için mi nefes almaya devam eder?

Anlatsana be kardeşim! Ne için yaşıyorsun...

Yaşlı, başlı, görmüş geçirmiş ya da ununu eleyip askıya asmış bir insan değilim elbet. Hayatının baharında, küçük bir insan evladıyım sadece; evladının gözlerinde mutluluğu bulan.


Ancak eksik bir şeyler var ve ben onları tamamlayamıyorum. Hayatıma dönüp baktığımda doğduğumdan beri önemsediğim şeylere aslında hiç sahip olmadığımı olamadığımı fark ediyor ve soruyorum kendime "Ne içindi o zaman?"

İşte bu sorunun bir cevabı yok!

Hayatımda önce sevgiyi önemsedim ben. Sevmek ve sevilmek. Eğer sevgilini seversen onunla mutlu olursun; zira onun türlü türlü dangalaklıklarına, öküzlüklerine, kıskançlıklarına katlanırsın. Eğer anneni-babanı kısaca aileni seversen içeriği bozuk ve karmaşık bir hayatın olmaz ve dolayısıyla insanlarla da çarpışık ilişkiler kurmazsın. Okulunu, okuduğun bölümü, mesleğini seversen işini en iyi şekilde yaparsın. Evini seversen, oraya gittiğinde huzurlu hissedersin, çocuğunu seversen iyi bir birey yetiştirirsin...

Ve sevilirsen hep daha iyi bir insan olursun. Hele ki sevdiğin insanlar tarafından seviliyorsan ne ala!



Kendini sevmekten başlıyor işte hayat! Zira kendini seven bir insan, başkaları tarafından da sevilebiliyor. Ancak kendini sevmeyen insanlar sürekli depresif halleri ve karamsar olmaları sebebi ile bir süre sonra karşıdaki insanı gerebiliyorlar.

Ne yapalım o zaman?

Nereden başlayalım sevmeye?

Hangi yolun sonunda dönelim hayallerimizden,

Ve!

Hangi başlangıçta Dur! diyelim umut ettiklerimize...

Ne yapalım sevgili okuyucu, ne yapalım?

Nasıl yaşayalım dersin!

Bu zorlu hayat koşullarında neleri önemsemek bizim için daha doğru olur dersin?

#kubraslisen

4 Ocak 2016 Pazartesi

Hadi Canım! Annelik Böyle Bir Şey Miydi? Yahu Biz Bilmiyorduk, Sağolasın Bilgi Verdiğin İçin!

Selamlar Sevgili Okuyucu...

Bir süredir Facebook'ta, Twitter'da ya da İnstagram'da "Anne Olmak" başlığı altında bir çok paylaşıma gözüm çarpıyor.


Yeni anne olmuş ya da bir süredir annelik mertebesinde bulunan sevgili bayan arkadaşlarımız hunharca ve de bıkmadan bizlere anneliğin ne kadar kutsal bir şey olduğunu anlatan paylaşımlar yapmakta...

Aslında her kadın gibi bizler de anneliğin ne oldup olmadığı ile ilgili bir fikre sahibiz... Her yeni anne olmuş ya da olacak anne adayları gibi bizlerde ilk bebek sahibi olduğumuzda bunu büyük bir heyecan ve mutlulukla karşılarız... Pek tabii ki bu duyguları çevremizdeki insanlarla da paylaşmak isteyebiliriz...

Sorun bu sevincimizi paylaşmamızda da değil zaten! Sorun bu işin b*kunu çıkarmakta...

"Anne olmak, geceleri hiç uyumamaktır,
Anne olmak, küçücük ellerindeki pamukçukları toplarken müthiş bir mutluluk duymaktır,
Anne olmak, oğlunun çişine bokuna kurban olmaktır,
Vs. Vs. Vs.
Ve anne olmak tüm bunlara rağmen yavrusunun kokusunda cenneti bulmaktır."

İşte bu çok saçma geliyor bana!


Yahu kardeşim! Ne güzel anne olmuşsun onu bunu bırak! Bize annelik nasıl bir şeymiş anlatma! Biz zaten biliyoruz neyin ne olduğunu. Ay artık sizden bay geldi yani!

Oturun bebişlerinizin tatlış tatlış fotilerini çekin, bize bunlarla gelin be kardeşim.

Yeter artık söylenip söylenip sonra da anne olmak her şeye bedel demeyin artık ya!



4 Kasım 2015 Çarşamba

Hayat her şeye rağmen güzel; bayan olmak daha da güzel...


Evde yaptığın saçın, gideceğin yere kadar bambaşka bir hale dönüşüp sana deli görünümü vermesine,
 
Olur olmadık yerde akan makyajına, 

En güzel davetlerde kırılan topuklara, 

Bütün gün ayağını vuran ayakkabıya, 

Eğlenmek için gittiğin yerde sana alakasız alakasız laflar sokan arkadaşa, 

Hesap soran babaya, 

Sürekli çocuk muamelesi yapan anneye, 

Boğazına yapışarak "O kıyafeti bugün ben giyim noluurrrr" diyen kardeşe, 

Ertesi gün giyeceğin elbisenin, aniden cartttt diye yırtılmasına, 

Sen bot giydiğinde açan havaya, 

Convers giydiğinde yağan kara, 

Beklenmedik zamanlarda giren adet sancılarına, 

Erkekler kaza yaptıkları zaman geçerli sebepleri olmalarına ama biz kaza yapınca "Kadınlar araba kullanmasın abi" muamelesine, 

Çevrenizdeki herkesin sizden yemek, çamaşır, bulaşık beklentisine, 

Offfffffffffff !

Daha bir çok şeye rağmen... 

Hayat bütün olumsuzluklarına, 

Bütün iğrençliklerine,

Kötülüklerine rağmen... 

GERÇEKTEN GÜZEL...

Kadın olmak, daha da güzel :)





16 Ekim 2015 Cuma

Koray AVCI - Diz Dize (Akustik)

Bu adam öyle naif, öyle insanın içine işleyen bir sese sahip ki... Şimdilerde bir albümü var ve ismini youtube'da aratıp kliplerini izlerseniz genellikle sokak sanatçısı olarak kalmasını söyleyen, çıplak sesinin çok çok daha güzel olduğunu belirten yorumlar okursunuz... Gerçekten de öyle güzel bir gırtlağı var ki stüdyoya girince yumuşatılmış... Ancak bu adamın da gerçekleştirdiği işi yarınlara taşıyabilmesi için somut olarak bir şeyler yapmaya ve bir şekilde hayatını devam ettirmeye ihtiyacı var... Saygı duyuyorum...


Siz de bu adamın o güzel sesinden nasibinizi alın efenim...





4 Temmuz 2015 Cumartesi

Fenomen Lakaplı Reklam Köleleri Sizi!


Evet, sevgili okuyucu ben de buradayım. Bazen farkında olmadan, bazen bile bile ama buradayım. Kendimi ne zaman iyi hissetsem ellerim ister istemez bilgisayarımı açar ve ben başlarım yazmaya. Bugün de yazacağım. LGBT’yi, Sosyal Medya’nın Gücü’nü ve insanın içine dönmemesinin ne büyük bir aptallık olduğunu…  Bekleyin, birazdan geliyor…





Uzun zamandır etrafta gök kuşağı renkleriyle süslenmiş, resimler, bayraklar, pankartlar görüyoruz; LGBT’yi simgeleyen. Kimileri için çok ters, kimileri tarafsız, kimileri ise tamamen yandaş hiçbir ilgileri bulunmadığı halde. Ben konunun insani tarafına bakanlardanım; burası ayrı bir mesele.






Asıl dikkatimi çeken şey; bunca kargaşanın arasında kendisine rant sağlamaya çalışan insanlar. Türkiye’de bir olay olduğunda ve bu çok geniş kitlelere yayıldığında bakıyorum ki twitter, instagram fenomenleri meydana çıkmış. Siz hiç küçücük bir konuyu kitlelere yaymaya çalışan bir fenomen gördünüz mü? Ben daha göremedim. Olaylar büyüdüğünde birden ilgilerini çekiveriyor. Hemen karşı taraf savunucusu oluveriyorlar. Herkesin bir fikri vardır; buna saygım sonsuz. Ancak (kesinlikle dışladığımdan demiyorum yanlış anlaşılmasın.) sokakta bir erkeğin başka bir erkekle sarıldığını görünce “Ahahahaha ipne lan bunlar” diye dalga geçen insanların şimdi kalkıp da “LGBT” özgürlüktür demelerini çokta samimi bulmuyorum. Kaç kez bir lezbiyenle arkadaş oldunuz siz, kaç kez hayatlarına dahil olup onları dinlediniz. Kaç kez bir Trans gördüğünüz de öcüye bakar gibi bakmadınız be! Şimdi kalkmış burada sırf birileri sizi fark etsin diye gösteri yapıyorsunuz! Kardeşim siz kimsiniz ki aslında hiçbir şeyini bilmediğiniz bu insanları savunuyorsunuz. Yaptığınızın gösteriden başka bir şey olmadığının farkında mısınız?





Şimdi gelelim LGBT’ye. Dersen ki sen ne biliyorsun; ben şunu biliyorum insanların eğilimleri, tercihleri, hayatları, yaşam biçimleri, bir başkasının özgürlüğünü kısıtlamadığı, başkalarını rahatsız etmediği noktada beni ilgilendirmez. Bir insan benden farklı diye ona gözlerim yuvalarından çıkmışcasına bakamam “hahahaha tipe gel lan!” diyemem. Dolayısıyla onların da yaşama hakkının olduğunu gayet tabi düşünüyorum, ama nefes almaktan bahsetmiyorum; gerçekten yaşamaktan. Ancak konu şurada ayrılıyor okuyucu; oğlunun cinsel tercihin erkeklerden yana olmasını istemeyen bir annenin o yürüyüşü yapan insanlarla birlikte olmasını anlamıyorum. Elbette kimse istemez demeyin. Bu cümle ile şunun arasında fark vardır; “Elbette oğlum öyle olsun istemem ancak doğuştan eğilimi varsa ya da bir şekilde bunu tercih etmişse, ona evladım değilmiş gibi davranamam.” Diyen anne farklıdır. Ben bu iki tip arasındaki farklılıktan bahsediyorum. Ben bir insanın özgürlüğünün kısıtlanmasına karşıyım ve ben toplumun ilgisini çeken bir konuda “reklamın iyisi kötüsü olmaz” mantığıyla asıl fikrini bir kenara atıp sadece dikkat çekmek için orada burada konu hakkında atıp tutanlardan bahsediyorum…



İşte tam bu noktada sosyal medyanın gücü giriyor araya. İnsanların büyük bir kısmı sosyal ağlardaki takipçi sayılarını kontrol eder, çok takipçi iyidir çünkü getirisi olan bir şeydir. Bugün 1 milyonu görürsünüz yarın 5 milyonu veeeee bir bakmışsınız, eğlendiğiniz yerden para kazanıyorsunuz. Çünkü insanlar sizi samimi buluyorlardır ve dolayısıyla sizin önerdiğiniz bir şeyi alma ihtimalleri daha yüksek olacaktır. Bence de öyle. Ancak hiç düşündün mü be canım, sen doğallığını kaybettiğin zaman benim de sana olan inancım yok olmaya başlayacak…



Sosyal ağlar arasında en çok facebook ve instagramı aktif bir şekilde kullanırım ben. Resimler her zaman ilgimi çekmiştir çünkü. Facebook ise kurduğum paylaşım&yardımlaşma grubunun devamı için gerekli olan bir platform. Her neyse. Ben sosyal ağlarda ünlüleri falan öyle çok takip etmem, bir ya da iki kişi belki vardır, belki yoktur. Çünkü onların hayatlarının beni ilgilendirdiğini pek düşünmem, bir sanatçının kocasıyla nerede, ne yaptığını bilmemek bana bir şey kaybettirmez, ya da bunları bilmek beni mutlu edip, eğlendirmez…  Fenomenleri de takip etmem, dikkatimi çeken birkaç hesap vardır; samimilerdir, habire reklam vermezler, paylaşımları güldürür ya da düşündürür. Sonra sonra bir bakıyorum onlarda kölesi olmuşlar paranın. Takipçilerinden kazanır olmuşlar; kazansınlar kazanmasına da bunu bir zahmet abartmasınlar kardeşim. Ben zaten televizyonda, sokakta, radyoda, sinemada, parkta kısacası her yerde bir ton reklama maruz kalıyorum, bir de eğlenmek, araştırmak ya da sadece vakit geçirmek amacıyla olduğum bir platformda reklama maruz kalmak istemiyorum ki. Bırakın yakamızı kardeşim artık. Bırakın, tercihlerimizi kendimiz yapalım. Sokmayın artık gözümüze gözümüze bilmem neyin tişörtünü, bilmem kimin ayakkabısını. Biliyorum ben kullandığın ve memnun olduğun için değil sadece para kazanacağın için o paylaşımı yaptığını. Biliyorum ya tamam reklam alıyorsun. Al kardeşim al da bunu devamlı ve sürekli hale getirip, reklam sayfasına dönme be kardeşim. İnsanların sana güvenip, takip ettiği, paylaşımlarınla eğlendiği, düşündüğü bir yerde bir süre sonra mide bulandırmaya başlama be kardeşim!




Taktikleriniz güzel. Takdir ediyorum,  zekisiniz sayın fenomen. Ancak siz bir sanatçı değilsiniz. Siz bir ressam, müzisyen, dansçı ya da sporcu değilsiniz. Siz bilim adamı, yazar ya da yazılımcı değilsiniz. İnsanları, kitleleri peşinizden sürükleyebilmek için yaptıklarınız bazen sizi komik durumlara düşürüyor farkında mısınız? Sadece eğlence olsun diye girdiğiniz bir yere, bir süre sonra başka başka çıkarlar sokuyorsunuz. Herkes hak ettiğini alsın, herkes her şeyi kararında yapsın. Ama kimse kendini küçük dünyalar yaratmışçasına ortaya atmasın. Eleştirileri kaldıramayanlar hele. Bana gelip de ahkam kesmesin. Saygısızlığınız diz boyu ama işiniz iş değil mi? Herkes yolunu bulur da siz iflah olmazsınız!

Çok dikkatimi çekiyor bu insanlar benim. Belki bu onların başarısıdır. Bir şekilde dikkat çekmek; sonuçta iyisi ya da kötüsü olmuyor reklamın. Ama bir yerden sonra da mide bulandırmaya başlıyor ve böyleleri nedense çabuk unutuluyor.

Küçük dünyalarıyla harika yarattığını zanneden fenemenciklereydi bu sözlerim. Kim neyi üzerine alacak bilmiyorum ama zamanla fark edecekler koca bir kumsalda tek bir tanecik olduklarının. O zamanda yazacağım; nasıl unutulduklarını, neden unutulduklarını.


Şimdilik sevgiyle kal okuyucuyu.

Reklamsız bir platform ve eğlenceli günlerin olsun hep.

Papatyalar açsın yüreğinde ve hep gülümseyerek bak gökyüzüne.

Sen hep iyi kalbinle kal okuyucu.
Farklı kal ve farklı kıl…
İnadına.
İnadına.
Ve.
İnadına…



KübrAslışen

13 Şubat 2015 Cuma



Ve...

Hiçbir ANNE adam olamamış çocuğu yüzünden küfür yemeyi haketmez.


Bu kadar net.




#kubraslisen